TAKİP EDİNİZ

İÇERİK ARAMA

Mimar Hayrettin Mahallesi


Mimar Hayrettin Mahallesi

Kuzeydoğusunda Ordu Caddesi, güneydoğusunda Dönem Sokak, Neviye Sokak, Tülcü Sokak ve Gedik Paşa Caddesi, güneybatısında Kadırga Limanı ve Çifte Gelinler Caddesi ve kuzeybatısı Tiyatro Caddesi ile çevrili alandır.

Bu mahallemiz de Roma ve Bizans döneminin ünlü Mese (orta) yolunun güneyinde kalır. Mimar Hayrettin Mahallesi’nin ilk hali Birinci Surlarla çevrili Byzantion şehrinin dışında, ikinci sur I. Konstantinapol surlarının içinde bulunuyordu. Aynı şekilde I. Konstantin formunun (Çemberlitaş’ın) ve Kapalı Çarşısı’nın güneyinde, Kumkapı’ya doğru uzanan bir geçiş güzergâhındadır. Kadırga Limanı ile Kapalı Çarşı arasında olması, hem konut hem de ticari olan bakımdan eskiden beri bölgeye önem kazandırmıştır. 15. Ve 16.yüzyılda semtin ahalisinin çoğu Rum ve Ermeniydi. Bazı tarihi kaynaklara göre Fetihten sonra İstanbullu Rumların isyan teşebbüslerinin engellenmesi için Sultan Fatih, şehrin muhtelif yerlerine Ermenileri iskân ettiği ve sonra da Celali İsyanlarından kaçan Ermenilerin İstanbul’a gelir, Gedikpaşa’ya yerleştiği yazılıdır. Mahallemiz Rum, Ermeni ve Türklerin hoşgörüyle bir arada yaşadığı örnek bir Osmanlı semtiydi.

Mahallenin Adı

Mahalle adını, II. Beyazıt döneminin ünlü mimarı Hayrettin’den almıştır. Üstat Hayrettin Yeniçeriler Caddesi üzerinde kendi adıyla anılan bir cami yaptırmıştır. Mimar Hayrettin (1481-1511), Üstat Mimar Murat’ın oğlu olup, Fatih’teki Beyazıt Cami’nin (1501-1507) mimarıdır.

Eğer medeniyet kurmada şekil önemli ise (ki önemlidir) Beyazıt Cami Osmanlı medeniyetinin habercisidir. O zamana kadar yapılan camilerin en ihtişamlısıdır. Bu eserle Osmanlı mimarisi yeni bir evrimle göstermiştir.

Bu olguyu daha sonra ünlü mimarı dehamız Mimar Sinan devralacak ve zirveye taşıyacaktır. Genç yaşta kaybettiğimiz Üstat mimarımızın yaptığı çok sayıda eserleri var.

Balipaşa Yokuşu Sokağı

Bali Paşa denince Malkoçoğlu Sülalesi akla gelir. Bu sülale, Hamitoğulları Beyliği’nin (Antalya Bölgesinin) Osmanlılara(I.Bayezıt) döneminde katılmasıyla Osmanlıların hizmetine girmiştir. Yıldırım Bayezıt, Fatih Sultan Mehmet, Sultan II.Bayezıt, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni dönemlerinde Osmanlı devletine büyük yararlar sağlamıştır. Fatih döneminde Malkoçoğlu Hamza Bey 1461 yılında Eflak Voyvodası tarafından şehit edildi. Oğlu Malkoçoğlu Damat Yahya Paşa Osmanlı Hanedanına damat oldu. Diğer küçük oğlu Bali Bey, Sultan Fatih’in kurduğu Enderun okulunda yetişti. Cesur, yetenekli ve sadık olduğundan kısa zamanda yükseldi. Silistre beylerbeyi iken 1498’de Lehistan’ın büyük bir kısmını feth etti. Sultan II.Bayezıt’ın kızı Huma Hatun’la evlendi. Fatih’te Yenibahçe Mahallesi’nin kenarında inşaatına başlattığı camii bitiremeden öldü. Daha sonra camii karısı Huma Hatun (1504) tamamladı. Malkoçoğlu Damat Yahya Paşa’nın oğlu Yahyapaşazade Malkoçoğlu Bali Bey, 1495 doğumlu olup Kanuni Sultanla yaşıttır. Kendisi “Koca Bali Paşa” adıyla da anılırdı. Sultan II.Bayezıt’ın kızı Aynişah Sultan’ın kızıyla evlenmiş ve ünlü Malkoçoğulları gibi Osmanlı Devleti’ne büyük katkıları olmuştur. Budin Valiliği gibi pek çok görevden sonra 1548 yılında Vezir iken vefat etti. Mezarı, kendi yaptırdığı cami olan Bursa-Yenişehir’deki Balipaşa Cami bahçesindedir. Klasik ve yükseliş dönemlerinde devlete ve millete yararlılıklar göstermiş Malkoçoğlu sülalesinin bu iki paşasının adının verildiği bu yokuş muhtemelen İstanbul’un fethinden önce de Kapalı Çarşı Kumkapı arasındaki bağlantıyı sağlayan önemli yollardan biriydi.

Gedikpaşa Caddesi

Ünlü cadde Ordu Caddesi ile Kadırga Limanı Caddeleri arasında Kuzeydoğu güneybatı istikametinde uzanır. Adını Gedik Paşa’dan almıştır. “Gedik” lakabı eski dönemde kale açmak, tamir etmek veya inşa etmek gibi maharetlere haiz olan kişilere verilen isimdi. Ahmet Paşa, devşirmedir. İç oğlan olarak saraya alınmış, kısa zamanda çok başarılı olduğu için beğeni kazanmış ve Sadrazam İsmet Paşa’ya damat olmuştur. Sultan Fatih’in Sadrazamı Arnavut asıllı olduğu rivayet edilen Gedik Paşa pek çok fetihlere katıldı. Çok başarılar elde etti. İşkodra seferine çıkmayı istemediğinden vezirlikten azl ve hapis cezasına çarptırıldı. Sonra Kaptan-ı Derya oldu. Büyük cesaret sahibi ve usta komutan olan Ahmet Paşa’nın Yeniçerilerle arası iyi idi. Fakat aynu uyumu sarayla sağlayamamış ve 1482’de Edirne’de yeni sarayda Padişah II.Bayezıt tarafından verilen bir ziyafetin ardından Cem Sultan taraftarıdır diye boğdurulmuştur. İstanbul’un dışında da pek çok eser yaptırmış olan Paşanın günümüze ulaşan Gedikpaşa’daki hamamıdır. (1475) Aynı adı taşıyan cami ve medresesi ise günümüze ulaşmamıştır. Vaktiyle bu cadde üzerinde Tiyatro Caddesi’yle Tatlıkuyu Hamamı Sokağı’nın kesiştiği yerde Soulie adlı bir Fransız bir cambazhane açmış, (pandomim, opera, bale) üç-dört sene sonra işletemeyip kapatınca, bu sefer aynı yere Türk sanatseverler 1859’da bir tiyatro açmışlar ve başına da müdür olarak o zamana kadar Balıkhanede memur olarak, çalışan ama yanı zamanda heykeltıraş ve güzel sanatlara merakı olan ve bu ilgisi uğruna Beyoğlu’ndaki Ermeniler tarafından işletilen Şark Tiyatrosu’nda aktörlük eğitimi alıp kısa zamanda şöhret olan Vartovyan’ı getirmişler. Abdülaziz dönemi Sadrazamı Ali Paşa’nın takdirini kazanan Tiyatro, Güllü AgopTiyatrosu olarak da bilinirdi. Tiyatro çok iyi iş yapmaya başladı. Hele ki fıkırdak hemşireler, Küçük ve Büyük Karakaşyanlara, Saray mabeyincilerinden, mirasyedi paşazadelere, sakalılardan züğürtlere kadar, sevda çeken çekene, yanan yanana talipleri pek çokmuş. 10 Nisan 1873’te Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre adlı piyesi ikinci kez oynatılınca halk galeyana gelip sokağa taşmıştı. Bunun üzerine Sultan II.Abdülhamit N.Kemal’in Kıbrıs’a sürgüne gönderdi. Yerli yabancı çok sayıda piyes bu tiyatroda büyük bir beğeniyle izleniyordu. 1882’de Ahmet Mithat Efendi’nin “Çerkez Özdenleri” adlı eseri sahnelendiği sıralarda tebaa unsurları arasına nifak sokuluyor iddiasıyla Sultan II. Abdülhamit’e Jurnallendi Bunun üzerine oyun yarıda kestirilip, tiyatro boşaltıldı ve Mithat Efendi ile Güllü Saraya çağrıldı. Agop Efendi (Güllü) Müslüman olup adı Yakup oldu. Ardından bina bir gecede yıktırıldı. Yeri senelerce boş arsa olarak kaldıktan sonra, sanatseverler burayı satın alarak Azak Sinemasını inşa ettiler. Azak Sinemasının yeri Ordu Caddesi’nden Kadırga Limanı Caddesi’ne inen Gedikpaşa Caddesi’nin yokuşu başındaki köşe binaydı. Bu bilgiler Sermet Muhtar Alus’tan 1608’de İstanbul’u ziyaret eden Polonyalı Seyyah Simeon’a göre, İstanbul’da bulunan beş büyük Ermeni kiliselerinin en büyüğü, Gedikpaşa’daki Surp Esdvadzadzin Patriklik Kilisesiydi ki bu kilise, fetihten sonra Rumlardan alınarak Ermenilere tahsis edilmişti. Gedikpaşa semti Evliya Çelebi’ye göre aynı zamanda bekârların konakladığ�� yerdi. İstanbul’a gelen evli, bekâr, yaşlı, genç her kimsenin bekâr odaları denilen konaklama yerlerinin bulunduğu semtti. Bunlar Gedikpaşa Hamamı’nın kühmanının (ateş yakılan kısmı) civarında kalırlar ve başlarında külhanbeyi diye bir sorumlu olurdu. 1811’de İstanbul’da yıktırılan diğer bekâr odalarıyla birlikte bu mekân da yıktırıldı. Gedik Paşa bitişik nizam ahşap binalardan müteşekkil olduğundan tarihte 1652, 1655, 1719,1726, 1752, 1858 ve 1865’te olmak üzere yedi kez yangın afetlerine maruz kalmıştı. Bunun üzerine bu felaketlere bir çare olsun diye II. Ahmet döneminde, Gerçek Davut Ağa tarafından ilk tulumbacılar teşkilatı kuruldu ve sandığı bir zamanlar Gedikpaşa Hamamı’ndaydı. Tiyatro Caddesi’nde bulunana Gedik paşa Orta Okulu 19.yüzyılda Katolik Fransız Papazlar tarafından Ermeniler arasına Katolik mezhebini yaymak için kurulmuş bir binadır. I.Dünya Savaşı’ndan sonra kapatılıp Rüştiye Mektebi olarak faaliyete başlamış olan bina bir takım zaman zaman bir takım bakım onarımlar görmek suretiyle günümüze kadar eğitim amaçlı olarak kullanılmıştır. Ermenilerin Gedik Paşa’da yoğunlaşması sonucunda 1827’de Sarayiçi Sokak’ta Surp Ohannes Ermeni Kilisesi inşa edilmiştir. 1849’da yanan bina Sultan Abdülaziz’in izniyle 1871’de yeniden inşa edilmiş, 1876’da tekrar ibadete açılmıştır. 1986’da bakım onarım görmüştür. Yanındaki Mesrobyan Okulu 1835’de açılmış ancak öğrenci yetersizliğinden 1982’de kapatılmıştır. 1844’den sonra artan yoğunluk sayesinde “tıbratz tas” denilen kilise koroları ve “sanutz miutyun” denilen okul mezunu derneklerinden oluşan 17 Ermeni kurumu oluşmuştu. Fakat İstiklal Harbi sırasında ve sonrasında hızla azalan Ermeni nüfusuyla birlikte bu kuruluşlar da kendiliğinden ortadan kalktı. Ermenilerin bir kısmı Beyoğlu’na bir kısmı da Fransa’ya gitmiş, bugün Ermeni cemaati 300 hane civarında olduğu tahmin edilmektedir. 1960’lardan sonra Gedik Paşa’nın fonksiyonu meskenden atölyeye dönüştü. Kunduracılık merkezlerinden biri haline gelen Gedik Paşa’da, ilk başlarda Rum ve Ermenilerin elindeki bu iş kolu, daha sonra Türklerin eline geçti.

Gedik Düzeni ve Gediklik

Lonca sisteminin bir uygulamasıdır. Buna göre bir şehirde herhangi bir meslek kolundan kaç tane esnafın olacağı o esnafın kaç çırağının olacağı önceden belirlenir. Bu sayı artmaz. Bu mantığa göre ihtiyaçlar bellidir. Belli olan ihtiyaçlar için gerekli olan üretim tesisi ve çalışanları da bellidir. Her iş yerinde o işyerinin ruhsatına uygun faaliyet yapılabilir. Gediklik, Lonca teşkilatı tarafından ruhsatname ile esnafa, tüccara veya sanatkâra verilen işyeri işletme belgesiydi. Gediklik babadan oğla intikal edebilirdi. Loncadan izinsiz çalıştırılan işyerlerine gizli faaliyet anlamında “koltuk” denilirdi. Gedikleri kadılar denetlerdi. Gerektiği durumlarda, gediklik, varislere değil de bir başka şahsa, dükkândaki bütün alet edevatla kıymet ettirilerek devredilirdi. Gelişmeye, üretmeye engel olan bu sistem Tanzimat sonrası 1861’de yürürlükten kaldırıldı.

Abidin Daver Sokağı

Politikacı, Yazar Abidin Daver 1886’da İstanbul’da doğdu. Soğuk Çeşme Askeri Rüştiye ve Galatasaray Lisesi’nden sonra 1917’de Sanay-i Nefise Mektebi’ne devam etti. Öğrencilik yıllarında çeşitli gazetelerde yazı yazan Daver, 1908’de gazeteciliğe başladı. Yenigün, Tasvir-i Efkâr, Tercüman-ı Hakikat ve Cumhuriyet Gazetelerinde Yazı İşleri Müdürlüğü yaptı. Altıncı dönem CHP İstanbul Milletvekili oldu. Geniş denizcilik bilgisine sahip olduğundan kendisi “Sivil Amiral” lakabıyla anıldı. Bu vesileyle ölümünden sonra Denizcilik Bankasına ait bir şilebe adı verildi. Deniz (1932), Kanaatlerin Zaferi, Gemi (1932), Türk Denizciliği(1936), Mülazımın Romanı(1936), Türk Denizciliği(1947) adlı eserlerini yazı ve 1954’te öldü.

Gedikpaşa Arabacılar Kahvesi

20.yüzyılın başlarında I.Abdülhamit döneminde İstanbul’un en ünlü kahvesiydi. Divanyolu Caddesi üzerinde Gedikpaşa’ya inen sokağın karşısında idi. Burada özellikle Ramazanlarda teravihten çıkanlara tiyatro ve meddah izletilirdi. Kahvenin ününden dolayı, devrin Üsküdarlı halk şairi Destancı Vasıf Hoca’nın “Çalgılı Kahve” programını yaptığı mekândı. Sabahçı Kahvesi olarak da işletilen mekân dönemin orta halli halkın gittiği önemli kültür ve sosyal merkezlerindendi.

Arayıcı Sokağı

Arayıcılık, 15.yüzyıldan 19.yüzyılın ikinci yarısına kadar İstanbul’un çöpünü subaşının nezaretinde yılda bir çıkılan yöntemiyle toplayıp değerlendirme, meydan ve caddeleri süpürme işine denirdi. Bu işi yapana arayıcı ödediği bedele de avaid(ücret) denirdi. Çöplük subaşısı arayıcıları, kendisini de İstanbul kadısı denetler, atamasını ise Şehremini yapardı. Arayıcılar sadece meydanları ve ana caddeleri ayda iki kez süpürmek ve çöpünü almak durumundaydılar. İstanbul’lunun atıkları göteriş veya dönemin yaşam koşulları nedeniyle değerliydi. Çöpler deniz kenarlarında belirlenen noktalarda depolanır ve tek tek ayıklandıktan sonra işe yaramayan kısmı denize dökülürdü. Evliya Çelebi’ye göre 17.yüzyılda İstanbul’un arayıcı esnafı 500 kişi olup bir yıllık ödedikleri avaid(ücret) 60 bin akçe idi. Sokaktaki duyuruları “çöp çıkaran!” diye bağırışları şeklindeydi. Arayıcı esnafı şehri uzun zaman temiz tutmaya çalışmış ancak zamanla yetersiz olmaya başladı. Şehrin ara sokakları pislik, hayvan leşleri ve çöp yığınları haline gelmişti. Bu sorunu çözmek için önce 1854’te Şehremaneti bu işi üstlendi fakat başarılı olamadı. Ardından 1868’de Şehremaneti çöp arabaları yaptırarak “çöpçü” personel istihdam etti. Belediye kavaslarının (çalışanlarının) kontrol ettiği yeni ekip mahalle aralarına bakamadığı için yine başarılı olamamıştır. Nihayet 1911’de Belediye bünyesinde modern anlamda Nezafet-i Fenniye Müdürlüğü kurularak bu iş şehrin genelinde çözüldü.

Müsellim Sokağı

Müsellim, “teslim eden” anlamına gelir. Genelde devlet işlerinde resmi belge, eşya vb gibi değerli şeyleri devlet adına teslim eden kişidir. Eski Vilayet Yönetimlerinde Vali adına iş görenlere de müsellim denirdi. Bu sokakta muhtemelen böyle bir kişi ikamet ettiğinden veya konağının oluşundan dolayı bu isimle anılmıştır.

Sinekli Medrese Sokağı

Eski İstanbul’un çöp, çamur ve hayvan leşleriyle başı dertte idi. Muhtemelen burada bir zamanlar var olan medresenin olmaması gerektiği halde sinekleri olmasının yarattığı çelişkiye dikkat çekmek için halk tarafından böyle bir isim verilmiş olabilir. Medresenin 1854 yılında Mimar Altunizade İsmail Zühtü Paşa tarafından oralmış olduğu bilinir.