TAKİP EDİNİZ

İÇERİK ARAMA

Zamanında Anlaşılmak


Tarihin Tebessümü

1870 yılına gelindiğinde dünyadaki sömürgeleriyle ilgilendiğinden, Avrupa’da Alman Prensliklerinin birleşerek bir devlet oluşmasına mani olamayan İngiltere, Fransız-Alman Savaşını Almanya’nın kazanmasıyla Avrupa’da kuvvetler dengesinin değiştiğini gördü. Böylece dünya sömürgeciliğinde başı çeken İngiltere, Fransa ve Rusya’nın yanında Osmanlı toprakları üzerinde sömürge emellerine kapılan Almanya da yer almış oldu. Bu tarihe kadar, Fransa’dan çekindiği için dünyadaki sömürgelerine zarar gelmesinden korkan İngiltere, dünya siyasi dengesinde önemli bir yerde duran Osmanlı Devleti’ne karşı menfaati gereği hep korumacı politikalardan yana olmuştur. Hatta 9 Ocak 1853’de Çar Nikolay, St. Petersburg’da İngiliz Büyükelçisi Lord Saymaur, Osmanlı Devleti’nin yakında ölecek bir “Hasta Adam” olduğunu ifade ederek; bu devletin topraklarının paylaşımını daha sonra bir memorandumla İngiltere’ye bildirdiğinde, Parlmeston politikasıyla yönetilen İngiltere dış işleri, Osmanlı Devleti’nin yaşamaya olan gücüne güvendiğini ve bu devletin yıkılmasını çabuklaştıracak bir eylemin içinde olmayacağını belirtmişti.

Osmanlı toprakları üzerinde hak iddia eden Fransa’nın yenilgisiyle rahatlayan İngiltere, bundan sonrası için Rusya’ya yaklaşmaya başladı. Siyasi manevralarla Rusya’yı Osmanlı’ya saldırttıktan sonra korumacı pozisyonla ortaya çıkıp bunun karşılığında tek kurşun atmadan Osmanlı topraklarından pay almaya başladı. Örneğin 1877-78 Osmanlı Rus savaşının sonunda Kıbrıs’ı bir nevi arabulucu payı olarak alması gibi. II. Abdülhamit tahta çıktığında İngiltere’ye karşı ülkesini hem savunmak hem de ondan yardım istemek gibi bir ikilem içinde kalmıştı.

Batılılar bir yandan Tanzimat Fermanı’ndan mülhem reformları Osmanlı Devleti’ne dayatırken, diğer yandan yüksek faizli borç, ticaret antlaşmaları ve savaşlarla Türkiye’nin kalkınmasını engellemeye çalışıyorlardı. Dış politikada İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya başta olmak üzere pek çok emperyalist devletlere karşı Osmanlı’nın, toprak ve insan bütünlüğünü korumaya çalışan Sultan II. Abdülhamit, içeride de her biri bir emperyalist devletin dostu olan, bürokrat, aydın ve ayrımcı cemaatlerle uğraşmak zorundaydı.

Ülkeyi, devleti ve milleti emperyalistlere ve onlar tarafından kullanıldıklarının farkında olmayan bürokrat ve aydınlara karşı korumak ve kalkındırmak isteyen Sultan II. Abdülhamit’in amacı, bir yandan toplumu maddi bakımdan modernleştirmek suretiyle güçlendirmek, diğer yandan Müslümanları Avrupa destekli ayrılıkçı akımlara rağmen, Osmanlı Devleti’nde birlik ve beraberlik içinde yaşatmaktı. Bu dönemde, orta sınıfın (Müslim-Gayri Müslim) serbest teşebbüsün, yabancı yatırımın gelişmesinde, devlet topraklarının özelleştirilmesinde, bürokrasinin profesyonelleşmesinde ve büyümesinde, ordunun modernleşmesinde ve subay sayısının hızla artmasında, ulaşım (demiryolu) ve iletişimde (telgraf) sağlıkta, tarım ve hayvancılıkta Osmanlı tarihinde eşine rastlanmamış büyük gelişmeler gerçekleşmiştir. Tarihin hiçbir döneminde Osmanlı toplumu bu denli bir değişim yaşamamıştır. Bu dönemde kapitalist sistem pekişmiş, sivil toplum ortaya çıkmış, İslami kimlik ve kültürü, Türk kimlik ve kültürüne dönüşmüş, dış politika güçlenmiştir.

Sultan hilafet aracılığıyla İslami siyasi bir ideolojik güç olarak hem iç hem de dış politikada kullandı. William Gladstone 1880’de İngiltere’ye başbakan olduktan sonra, Osmanlıyı parçalamak için bir araya gelen İngilizleri ve Fransızları, bir halife olarak cihad çağrısında bulunmakla tehdit ederek bu emellerini durdurdu. Sultan II. Abdülhamit pek çok muhalif aydını desteklemiş, modern bir Osmanlı kültür ve sanatının gelişmesine zemin hazırlamıştır. Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin tohumunu oluşturan fikirler ve kurumlar da O’nun döneminde yeşermiştir. Bu anlamda pek çok reformun mimarı olmuştur.

33 sene klasik Osmanlı’dan modern bir ülke çıkarmak için adeta tek başına çırpınmıştır. Mücadele ettiği büyük cephenin karşısında tek başına kaldığı için gösterdiği bir takım insani zaafları dikkate alınmazsa Osmanlı’nın en siyasi padişahlarından biri olduğu söylenebilir. Fakat dış düşmanları O’nu iyi anladığı halde,           “Batı hastalığına yakalanmış” olan entelektüellerimiz O’nu anlayamamıştır. Anlayanlar da Filozof Rıza Tevfik gibi

“Tarihler ismini andığı zaman

Sana hak verecek ey koca Sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan

Asrın en siyasi Padişahına” diyecek ve iş işten geçtikten sonra anlamış olacaktı.