TAKİP EDİNİZ

İÇERİK ARAMA

Meşşai İbn Rüşd ile İşraki İbn Arabî’nin Buluşması


İbn Rüşd, zengin bir ailenin çocuğu olarak 1126 yılında Kurtuba’da dünyaya geldi. İslami ilimler yanında Batı felsefesini de çok iyi öğrendi. Aristo’nun eserlerini Onun kendi doktrinine bağlı kalarak şerh etti. Bu çalışmasından dolayı İslam dünyasında “eş-şerih”, Latin dünyasında ise “Averros” adıyla ün yaptı. Onun akli ilimlere verdiği önem yaşadığı dönemin fıkıhçılarının tepkisine neden olmuş, hatta oğlu ile birlikte Kurtuba yakınlarında ikindi namazına gittiği bir mescitten “zındık” ve “kâfir “ ithamlarıyla kovularak hiç unutamadığı acı bir hatıranın yaşamasına neden olmuştu. Fıkıh, astronomi, psikoloji, ahlak, siyaset, tıp ve felsefe alanındaki çalışmalarıyla döneminin en büyük eserlerini kaleme almıştı. Talebesi İbnü’l-Ebrar Onu, “O reşit olduğu günden itibaren biri evliliği, diğeri babasının vefat ettiği iki gece dışında, okumayı ve düşünmeyi asla bırakmamıştır” diye anlatırdı.

Meşşai ekolün son büyük temsilcisi olan İbn Rüşd, akılcı ve gerçekçi yaklaşıma dayanan felsefiyle dönemin Avrupa’sında bulunan başta Paris Piskoposu Auvergneli Couillaume olmak üzere, genç okur-yazarların hayranlığını kazandığında, Ortaçağ Avrupa’sının önde gelenlerinden olan Albertus Magnus (öl.1280) ve Aginolu Thomas’ı (ö.1274) endişelendirmiş ve uyanan bu hayranlığı durdurmaya yönelik mücadeleyi başlatmak zorunda bırakmıştı. Ardından Duns Scotus (öl.1380) ve benzerleri de bu akımı aşağılama kampanyasına katıldılar. Ancak başarılı olamadılar ve İbn Rüşd’ün fikirleri, Fransiskenler arasında da yayılmaya devam etti. Fransa’dan sonra bu akım İngiltere’ye de sıçramış ve devamında rahip Urbano (1334) tarafından yazılan şerhler, 1472’den itibaren sürekli basılarak yayımlanmayı sürdürmüştü. Avrupa’nın yeni düşüncesini besleyen İbn Rüşd’ün etkisi XVII. yüzyıla kadar devam etmişti.

Çağında anlaşılamayan İbn Rüşd, Avrupa’nın ve İslam’ın skolâstik düşüncesine karşı akılcı ve gerçekçi bir yaklaşım getirerek, Avrupa’da Rönesans’ın, rasyonel düşüncenin dahası laikliğin kapısını aralamıştır. (Sarıoğlu Hüseyin, İslam Felsefesi Tarihi, Grafiker Yayıncılık, Ankara 2012, Syf 75-76)

O dönemin İspanya’sının güneyinde 1165’te Mursiye’de zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen İbn Arabi, İbn Rüşd’den 39 yıl sonra hayata başladı. Çağın bütün ilimlerini öğrenerek çok iyi bir eğitim alan İbn Arabi, çok zeki ve okumaya araştırmaya meraklı biri idi. “Muhyiddin”, “Dinin ihyacısı” ve İbn Eflatun, “Platon’un oğlu” gibi unvanlarla ünü yayılmaya başladı. Genç yaşta yaptığı bir evlilik sürecinde çok ağır geçen bir hastalıktan sonra “düşsel” bir yeteneği olduğu fark edildi. Düşsel yeteneği, tasavvufa olan eğilimi Kur’an ayetlerinin “Bâtıni” anlamlarına olan ilgisini arttırdı. Böylece ayetleri zahiri anlamları yanında “batıni” anlamları için çalışmalara başladı. Derken babası, arkadaşı olan ve ayetleri zahiri anlamıyla anlayıp, akli olarak yorumlayan İbn Rüşd ile O’nun buluşmalarını sağladı. İbn Arabî bu esnada yirmili yaşlarda olup mistik hayatın sırlarına vakıf olduğunu henüz fark ettiği dönemin başındaydı. Yani Ona bir şekilde “gayp”ten ilham geliyor ve bu sayede karşısındakinin düşüncesini ve başka şeyleri sezebiliyordu.

Genç İbn Arabi, filozof İbn Rüşd’ün evine gitti. İçeri girdiğinde İbn Rüşd ayağa kalktı. Sevgi ve saygı ile Onu kabul ederek kucakladı. Bir anlık duraklamanın ardından İbn Arabi’ye “evet” dedi. İbn Arabi de İbn Rüşd’e “evet”le yanıt verince, İbn Rüşd anlaşıldığından dolayı sevindi. Bundan sonra İbn Arabi olayı şöyle anlatır: “Fakat sonra ona sevinç verenin ne olduğunu fark ettiğimde, ekledim: “Hayır”, İbn Rüşd’ün yüzü anında buruştu. Yanaklarının rengi attı ve kendi düşüncesinden şüphe duyar gibi göründü ve bana şu soruyu sordu “İlahi ilhamla ve aydınlanmayla nasıl bir yanıt buldun? Bizim teorik düşünceyle elde ettiğimizle aynı mı?” Yanıtladım: “Evet ve hayır” “Evet ve hayır arasında nefisler maddelerinden yükselir ve kafalar bedenlerinden uçar.” İbn Rüşd bembeyaz oldu, titrediğini gördüm. “Allah’tan başka ilah yoktur” lafzını fısıldadı, çünkü yaptığım göndermeyi anlamıştı.”

Bu olaydan sonra İbn Arabi, İbn Rüşd ile tek taraflı olarak bir kez daha görüşebildiğini anlatmış.

1198’de Marakeş’te İbn Rüşd öldüğünde İbn Arabi 33 yaşındaydı. Naaşı Kurtuba’da defnedilmek üzere yola çıkıldığında manzara şu idi. Hayvanın sırtındaki iki denklerden birisinde İbn Rüşd’ün tabutu, diğerinde bir ömür boyu yazdığı kitapları vardı. Orada hazır bulunan İbn Arabi yanındakilere “Bir tarafta imam, diğer tarafta eserleri. Ah, keşke dileklerinin gerçekleşip gerçekleşmediğini bilebilseydim” demiş.

Evet, keşke o zaman Avrupa’dan önce İbn Rüşd’ü anlayabilseydik, İbn Arabi’nin mistik dünyasını hissedebilseydik. ( Corbin Henry, Çev. Zeynep Oktay, Birle Bir Olmak, Pinhan Yayıncılık, İstanbul 2013, Syf 49-50)

 Meşşailik: Meşşai filozofları Yunan düşüncesinin ezeli madde anlayışını eleştirdikten sonra onu İslam’ın yaratılış görüşüyle uzlaştırmaya çalıştıkları ve adına “sudȗr nazariyesi” dedikleri ekoldür. Temsilcileri sırasıyla Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd olmuşlardır.

İşrakilik: Bilgiye ulaşmada içsel bir duyuşu, ilahi bir sezişi kullanarak hakikati keşfetme yöntemine denir. İbn Arabi ile birlikte Sühreverdi gibi pek çok Batınıye mensubu bu ekoldendir.

Hazırlayan: Hasan SUVER

Fatih Belediye Başkan Yardımcısı